On Rebirth / Yeniden Doğuş Üzerine

'Mustard Seed', By Nalan Özkan Lecerf after Maurice Nicoll's original drawing.

‘Mustard Seed’, by Nalan Özkan Lecerf after Maurice Nicoll’s original drawing.

[Türkçe çeviri için yorum bölümüne bkz.]

Now I would like to read you something Mister Gurdjieff said many years ago:

‘I am often asked questions in connection with the various texts, parables, and so on, from the Gospels. In my opinion the time has not come for us to speak about the Gospels. This requires more knowledge. But from time to time we will take certain Gospels texts as points of departure for our discussions. This will teach us to treat them in the right way, and above all, to realize that in the text known to us, the most essential points are usually missing.

To begin with let us take the well known text about the seed which must die in order to be born: ‘Except a corn of wheat fall into the ground and die, it abides alone; but if it dies, it brings forth much fruit.’

This text has many different meanings, and we shall often return to it. But first of all it is necessary to know the principle contained in this text in its full measure as applied to man.

There is a book of aphorisms which has never been published, and probably never will be published. I have mentioned this book before in connection with the meaning of knowledge, and I quoted then one aphorism from the book.

In relation to what we are speaking of now, this book says the following: ‘A man may be born, but in order to be born, he must first die, and in order to die, he must first awake.’

In another place it says: ‘When a man awakes he can die; when he die he can be born.’

We must find out what this means. ‘ To awake;’ ‘To die’, ‘ To be born’: These are 3 successive stages. If you study the Gospels attentively, you will see that references are often made to the possibility of ‘being born’; several references are made to the necessity of ‘dying’; and there are many references to the necessity of ‘awakening’…’Watch for you don’t know the hour’…and so on. But these three possibilities of man, to awake or not to sleep, to die and to be born, are not set down in connection with one another. Nevertheless this is the whole point. If a man dies without having awakened, he cannot be born. If a man is born without having died, he may become an ‘immortal thing’. Thus the fact of this not having ‘awakened’ prevents him from ‘dying’; and should he be born without having ‘died’, he is prevented from ‘being’.

We have already spoken enough about the meaning of ‘being born’; this relates to the beginning of a new growth of essence-the beginning of the formation of individuality, the beginning of the appearance of one indivisible ‘I’.

But in order to be able to attain this, or at least to begin to attain it, a man must die, that is, he must free himself from a thousand petty attachments and identifications which hold him in the position in which he is. He is attached to everything in his life, attached to his imagination, attached to his stupidity, attached to his suffering, and possibly to his suffering more than anything else. He must free himself from this attachment. Attachment to things, identification with things, keep alive a thousand useless ‘I’s in a man. These ‘I’s must die, in order that the big ‘I’ may be born. But how can they be made to die? They do not want to die. It is this point that the possibility of awakening comes to the rescue. To awaken means to realize one’s nothingness, that is, to realize one’s complete and absolute mechanicalness, and one’s complete and absolute helplessness. And it is not sufficient to realize it philosophically in words. It is necessary for a man to realize it in clear, simple and concrete fact, in his own facts. When a man begins to know himself a little, he will see in himself many things that are bound to horrify him. So long as a man is not horrified at himself, he knows nothing about himself. He decides to throw it off, stop it, put an end to it, But however many efforts he may make, he feels that he cannot do this, that everything remains as it was. Here he will see his impotence, his helplessness and his nothingness. Or again, when he begins to know himself, a man sees that he has nothing that is his own, that is, that all the things he has regarded as his own, his tastes, views, thoughts, convictions, habits, even faults and vices, all these are not his own, but they have been borrowed somewhere ready-made. In feeling this, a man may feel his nothingness. And in feeling his nothingness, a man should see himself as he really is, not for a second, not for a moment, but constantly, never forgetting it.

This continual consciousness of his nothingness and of his helplessness will eventually give a man courage to ‘die’, and that is, to ‘die’ not merely mentally, or in his consciousness, but to ‘diein fact and to renounce actually and for ever those aspects of himself which are either unnecessary from the point of view of his inner growth, or which hinder it. These aspects are, first of all his ‘ `false ‘I’’, and then all the fantastic ideas about his ‘individuality, ‘will’, ‘consciousness’, ‘capacity to do’, his powers, initiatives, determinations, and so on’.

'Mustard Seed'- A drawing by Maurice Nicoll

‘Mustard Seed’- A drawing by Maurice Nicoll

***

Source:

From ‘Psychological Commentaries on the Teachings of Gurdjieff and Ouspensky’, by Maurice Nicoll-Weiser 1980. Volume 1, pages 350-351.

From ‘Psychological Commentaries on the Teachings of Gurdjieff and Ouspensky’, by Maurice Nicoll-Weiser 1980. Volume 1, pages 350-351.

This entry was posted in Spiritüel Ustalar / Spiritual Masters and tagged , , , , , , , . Bookmark the permalink.

One Response to On Rebirth / Yeniden Doğuş Üzerine

  1. Yeniden Doğuş Üzerine

    Bay Gurjieff’in yıllar öncesi söylediği birşeyi sizlere okumak istiyorum:

    ‘Sıklıkla bana değişik metinlere, kıssalara, vs, Yeni Ahit’e ilişkili sorular soruluyor. Kanımca Yeni Ahit hakkında konuşma zamanı bizler için henüz gelmedi. Bu daha çok bilgi gerektiriyor. Ancak zaman zaman belli Yeni Ahit metinleri alacağız ve bunları sohbetlerimiz için bir çıkış noktası olarak kullanacağız. Bu bize onları doğru bir şekilde işlememizi öğretecektir, bilhassa, bildiğimiz metinlerde en önemli noktaların genelde eksik olduğunu.

    Başlamak için bilinen, doğabilmesi için ölmesi gereken tohum hikayesini ele alalım: ‘Bir buğday tanesi yere düşüp ölmez ise, tek başına kalır; ancak ölürse, birçok meyve beraberinde getirir.’

    Bu metnin birçok farklı anlamı vardır ve biz ona sıklıkla dönmeliyiz. Ancak öncelikle bu metnin içerdiği prensibinin insanoğluna tamamen uygulandığını bilmek zorundayız.

    Hiçbir zaman yayımlanmayan ve muhtemelen hiçbir zaman yayımlanmayacak olan bir özdeyiş kitabı var. Bilginin anlamı ile ilişkilendirerek bu kitaptan daha önce bahsetmiştim ve sonrasında kitaptan bir özdeyişi alıntı olarak aktarmıştım.

    Şu anda konuştuğumuz konuyla ilintili kitap diyor ki: ‘Bir insanoğlu doğabilir, ancak doğabilmesi için önce ölmeli, ölebilmesi için önce uyanmalı.’

    Başka bir yerde der ki: ‘Bir insanoğlu uyandığında ölebilir; ölürse doğabilir.’

    Bunun hangi anlama geldiğini bulmalıyız. ‘Uyanmak’, ‘Ölmek’, ‘Doğmak’: Bunların 3’ü birbirini izleyen aşamalardır. Eğer ki Yeni Ahit’i dikkatli incelersen, çoğu zaman ‘doğma’ olasılığına ilişkin referanslar verildiğini göreceksin; birkaç referans ‘ölmek’ gerekliliğine ilişkin yapılır ve ‘uyanma’nın zorunluluğuna ilişkin birçok referans var… ‘Dikkatli ol, saati bilmiyorsun’ … vs.

    Ancak insanoğlunun bu üç olasılığı, uyanmak veya uyumamak, ölmek ve doğma, birbiriyle ilintili olarak belirlenmedi. Yine de bütün mesele budur. Eğer bir insanoğlu uyanmadan ölürse, doğamaz. Eğer bir insanoğlu ölmeden doğarsa, ‘ölümsüz birşeye’ dönüşebilir. Böylece ‘uyanmamış’ olduğu gerçeği onun ‘ölmesini’ önler ve eğer ‘ölmeden’ doğarsa, o zaman onun ‘olma’sını önler.

    ‘Doğmuş olmak’ hakkında önceden de yeterince konuştuk; özün yeni bir büyümesinin başlangıcı ile ilgilidir – özgünlüğün şekillenmesinin başlangıcı, bölünmez bir ‘Ben’in ortaya çıkmasının başlangıcı.

    Ancak buna erişebilmek için veya en azından erişmeye başlayabilmek için, insanoğlu ölmeli, yani kendini binlerce önemsiz bağlılıklardan ve onu içinde bulunduğu pozisyonda tutan kimliklerden özgür kılmalı.

    O hayatındaki her şeye bağlı, hayal gücüne, aptallığına, ızdırabına ve büyük bir ihtimal ile herşeyden daha çok ızdırabına. Kendini bu bağlılıktan özgür kılmalı. Şeylere bağlılık, onlarla kimliğini saptamak, insanoğlundaki binlerce gereksiz “Ben”i canlı tutar. Bu ‘Ben’ler ölmeli ki, büyük ‘Ben’ doğabilesin. Ancak onların ölmesi için ne yapılabilir? Onlar ölmek istemiyor. İşte bu noktada uyanma ihtimali kurtarmaya geliyor.

    Uyanmak demek, kendi hiçliğinin farkına varmak demek, yani kendi eksiksiz ve kesin mekanikliğinin ve çaresizliğinin farkına varmak demek. Ve bunu felsefi bir şekilde kelimelerde fark etmek yeterli değil. İnsanoğlu bunu net, kolay ve kesin gerçekle, kendi gerçeklerinde fark etmeli. İnsanoğlu kendini biraz bilmeye başladığında, kendinde kendini dehşete düşürecek birçok şey görecektir. İnsanoğlu kendisi ile ilgili dehşete kapılmamışsa, kendisi hakkında hiçbir şey bilmiyor demektir.

    Onu atmaya, durdurmaya, ona bir son vermeye karar verir. Ancak ne kadar çaba gösterirse göstersin, bunu yapamayacağını, herşeyin olduğu gibi kaldığını hisseder. Bu noktada iktidarsızlığını, çaresizliğini ve hiçliğini görecektir. Veya yine, kendini bilmeye başladığında hiçbir şeyin kendine ait olmadığını, yani kendine ait olduğunu bildiği tüm şeylerin, zevklerin, görüşlerin, düşüncelerin, inançların, alışkanlıkların, hatta hataların ve kusurların ona ait olmadığını, ancak başka bir yerden hazır bir şekilde ödünç alındığını görüyor. Bunu hissederek insanoğlu kendi hiçliğini hissedebilir. Ve hiçliğini hissederek, insanoğlu kendini gerçekte olduğu gibi görmeli, bir saniye ve bir an için değil, sürekli olarak, unutmayarak.

    Bu sürekli olarak hiçliğinin ve çaresizliğinin bilincinde olan insanoğluna sonunda ‘ölmek’ için cesaret verecektir, sadece zihinsel olarak veya bilincinde ‘ölmek’ için değil, ancak gerçekten ‘ölmek’ için, içsel gelişimi için ya gereksiz olan ya da engelleyen yönlerini gerçekten ve sonsuza dek redetmek için. Söz konusu yönler ilk başta onun ‘yanlış Ben’i, devamında ise kendi ‘kişiliği’, ‘iradesi’, ‘bilinci’, ‘yapma kapasitesi’, güçleri, girişimleri, tespitleri vs… ile ilgili harikulade fikirleri.

    ***

    Kaynak: ‘Psychological Commentaries on the Teachings of Gurdjieff and Ouspensky’, yazar Maurice Nicoll-Weiser 1980. Cilt 1, sayfa 350-351.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s